Hoca Hakkında Yazılan Yazılar
Prof. Dr. Yusuf Ziya KAVAKÇI / Akit Gazetesi
07.02.2012
Subaşı Hoca...
Muhterem dost İbrahim Subaşı Hoca da Hakk'a yürüdü, irtihal-i Dar-ı Beka eyledi. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun. Vacibül Vücud kendisini şüheda makamına muhsinin derecatına nail eylesin. Cenab-ı Zülcelal onu evliyaullah zümresine dahil eylesin. Subaşı hocayı yarım asır evvel 1950'li yıllların son döneminde tanımıştım. Kardeşi merhum ile beraber İsmailağa Medresesinde talebelere kısa bir müddet Usul-i Fıkıh okutmuştu. Kardeşi Karasu veya Kandıra da vaiz olmuştu. Orada rahmete kavuştu. İsmailağa Medresesi o zaman Artvinli Eşref Beyin himayesinde idi. Bu Eşref Bey yarı omzu açıkta çeketli dolaşır, bekar günlerini talebelerin ihtiyaçlarını karşılamaya ve hizmete amade bir nev-i şahsına münhasır zat idi. Dramanın üstündeki Fatih Kolejini de o kurmuştu. Belki de bir müslümanın kurmuş olduğu ilk okul idi. Mahir İz hoca orada müdür idi. Ertuğrul Düzdağ kardeşim de orada bir müddet hocalık yaptı. Bugünkü Fatih Koleji camiası umarım bu zatın hizmetini biliyor ve rahmete vesile olacak fatihalar ve hatimler okuyordur. İbrahim Hoca İstanbul'daki büyük hocaların talebesi olmuştu.
Onun talebesi olduğu Saffet Hocanın talebesi olmak bize nasip olmadı. Subaşı hocalarım silsilesinde olduğu için iftihar ettiğim dev alim Şeyhülislam Mustafa Sabri efendinin memleketi Tokat'tan gelmişti. O devirde Arnavut Hüsrev Hoca, Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Ömer Nasuhi Bilmen ve Bekir Haki hocalar, Ali Yekta Sundu, Fuat Çamdibi, Manevi sahada Sami Efendi, Hasib Efendi, Aziz Efendi, Mehmet Zahit Kotku Efendi de sonraları, Hazmi Tura Efendi, Çolak Mehmet Efendi, Mahmut Bayram, Salih Şeref, Hasan Basri Çantay, Celal Hoca, Nurettin Topçu ve benzeri alimler, dini liderler ve hareket öncüleri vardı.
Mustafa ÖZCAN / Milli Gazetesi
07.02.2012
Hakka Uğurladığımız Dostlar...
Şu fani dünyada kaybettiğimiz doslar kervanına bir yenisi daha katıldı. Yeni yolcu ettiğimiz bu dost İbrahim Subaşı’dan başkası değil. Kitap kurtlarından ve dostlarından birisiydi. Yeni ve eski Bayaz Saray’da en fazla uğradığım yayımcılardan ve dostlardan birisi de İbrahim amca idi. Tam bir ilim aşıkıydı. Eski İstanbuldaki ilim çevreleriyle ilgili hatıralarını dinlemeye de doyum olmazdı. Em hoş yanlarından birisi de nüktedanlığı idi. Nüktedanlığını bazen hicve bozardı. En kızdığı şey yarım mollaların bilginçlik taslamasıydı. Onları bozmaktan büyük zevk alırdı. Özellikle onlarla karşılaştığında belegat ilminin ince meselelerinden birini açar ve bilgiç mollanın mütalaasını bekler ve mollanın sesi sedası kesildiğinde onu susturmuş ve birde ders vermiş olurdu. Ufuk açıcı değerlendirmelerde bulunurdu. Kitabevinde zaman zaman kıymetli dostlarla da karşılaşırdık.
Bir defasına mekanında ali Nar Hoca ile karşılaştık bana “Sen de bu mekana uğrarmıydın?” diye sordu ve İbrahim Subaşı Hoca hüsnü tezkiyede bulundu ve benim kitap düşkünü olduğuma tanıklık etti. Aslında Ali Nar hocanın söylemek istediği isimleri parlayan insanların zamanla ve memülün hilafına ilmi yönlerinin sönmesiydi. Kariyer ve şöhret büyüdükçe bazıları kitaba deftere veda ediyor. Lakin arapların deyimiyle “tamim, tabsittir.” Yani genelleme basitleştirmedir. Elbette kariyeri elde ettikten sonra da ilim yolundan dönmeyen, şaşmayan ve bilgiçlik yerine meşikten mezara kadar öğrenmeye devam eden zevat çoktur. Son yıllarda yayınevine veda etme durumunda kaldı. Vaziyeti komşusu diğer kitapçılardan öğrendim. Artık kendisini taşıyamaz olmuş ve unutkanlık arız olmuş. Bozuntuya vermese de gelenleri tanıyamıyordu ve belki son sıralarda istifini bozmasa dabeni de tanımıyor olabilirdi. Oğlu Hüsrev Bey babalarının çalışmasından ziyada hayata tutunması için Beyaz Saraya’a gelip gitmesine göz yumuyorlardı.
İmkan bulsa o yaşına rağmen arkadaşlarıyla ilmi eserler mütala etmekten geri durmazdı. Allah rahmet etsin ve yerlerini hayru’l haleflerle ikame etsin ve doldursun. Ölüm onlar için lakin hayat ise onlarla dolu ve güzeldi…
Dr. Zehra Öztürk
23.04.2012
İbrahim Subaşı Hoca...
Hocayı 1975’te fakülte öğrencisiyken tanıdım. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne başladığımda Osmanlı Türkçesi öğrenmek bana ilgi çekici ve heyecan verici gelmişti. Bu konuyla ilgili kaynaklar bulmak hevesiyle kitapçılara dadanmıştım. Vaktimin çoğunu Sahhaflar’da ve Beyazsaray’da geçiriyordum. O zamanlar “Beyazsaray Kitapçıları” diye bilinen yer, İstanbul Üniversitesi merkez binasının karşısında ve Bayezit otobüs durağının arkasında yer alan bir büyük binanın alt katındaydı. İçinde yayınevlerinin ve genellikle eski kitaplar satan kitapçı dükkânlarının bulunduğu oldukça geniş bir mekândı.
“Dersaadet Kitabevi” buradaki uğramadan edemediğim kitapçılardan bir tanesiydi. Genellikle Arapça kitaplar satardı; hattâ orada Latin harfli kitaplar bulunmazdı bile. İbrahim Subaşı Hoca’yı burada, sahibi olduğu bu kitap denizinin içinde tanıdım. Sözü sohbeti tatlı sevimli bir ihtiyardı. Onun dükkânında ayak üstü konuşma diye başlayan mükâlemeler derin mevzuları içine alan sohbetlere dönüşürdü. Kitap sormak bahane sohbetini dinlemeye giderdim. Her gidişimde hisseme düşen bilgi, fikir, hikmetten nasibimi alırdım.
Elinden her çeşit kitap geçmişti. Dükkânında pek çok çeşit kitap bulunurdu. İlim ve kültür hayatımızın köşe taşı olan kaynak kitaplar; bazen matbu, bazen yazma nadir eserler onda mevcut olurdu. Anadolu’nun çeşitli yerlerinden hattâ yurtdışından İstanbul’a gelip soluğu doğruca onun mütevazi dükkânında alan, onun mekânına uğramadan edemeyen kitap meraklıları olurdu. Bunları görmek, kısa da olsa karşılıklı konuşmalarını dinlemek bile ufkumuzu açmada bir vesile olurdu.

